Page 6 - Menteşe Dergisi Sayı 8
P. 6

BAHATTİN UYAR
                          Eğitimci - Yazar




                           ÖĞRETMENLİK BİR AŞKTIR





                      Bu gün 18 Aralık pazartesi. Bu sabah her zamanki bel ağrılarım biraz ara vermiş olarak yatağımdan
               doğruldum. Birkaç gündür sıkıntıda idim. Yeni hastanemize gittim. Doktor, böbreklerimde bir şeyler türediğini
               söylemişti. Neydi bu şeyler… Kum mu, çakıl mı, kist mi yoksa daha ötesi bir şey mi?
                        Yeni hastanemiz bir çalılığın içinde bir gül bahçesi gibiydi. Bu güzellik aklıma kötü şeyler de getirdi.
               İlk kez… Ölümü düşündüm… 85. yılıma  ayak bastığım şu günler… Buraya gelinceye kadar ne aşamalardan
               geçmiştim. Bu gök kubbenin altında ben… Çocukluğum, Köy Enstitüsü günlerim… Gençliğim, öğrenciliğim,
               Öğretmenliğim… Bazen anılarla yola çıkarız…
                            Ben bir eğitmen çocuğuyum. Bana öğretmenlik aşkı veren babamdır. Önce babamı anlatmam gerekir.
               Nasıl bir çalılık gül bahçesi haline gelebiliyorsa, babam da gül bahçesi haline getirilmiş bir çalılıktır.

                                                    BABAM VE BEN
                           Kendimden söz ederken babamı anlatmazsam olmaz. Ben yokken babam vardı. Acaba babam yok olunca
               ben ”var” olabilecek miyim? Kimdi? Nasıl yaşardı? Onu başkalarından dinledim. Okuyucularıma aktarmak
               istiyorum ki tarih, bir ülkenin ayağa nasıl kalktığını öğrensin.
                        Babam 1930’lu yıllarda toy, hatta cahil bir  köy delikanlısıydı (mış). Bu dönemde “avcılığa” meraklıydı.
               Doğru okuyalım, savcılığa değil, avcılığa… Ninemin anlattığına göre;  O, yani babam, dedemle geçinemezdi.
               Aralarında her zaman “kuşak çatışması” denecek olaylar yaşanırdı. Dedem bir ara oğlunu öldürmeye bile ni-
               yetlendi. Fakat ninem, kocasının elinden tüfeği aldı. Babam kaçıp kurtuldu ve ormanda kendine küçük bir yer
               yaptı. Çamların arasında küçük bir  kulübecik… Taşlardan ve dört kuru  duvardan ibaret bir kulübecik… Ge-
               celeri burada yatıp, gündüzleri eve gelirdi. Ailede herkes  işine gittikten sonra, eve gelen, folluktaki yumurtaları,
               tenceredeki yoğurdu yedikten sonra dağa çıkan bir acemi  avcı… Bir bakıma tam bir başıboş oğlan…  Hayta…
                        Temel yakınması, babasıydı babamın. Aklımın erdiği kadarıyla babasının görüşleriyle yaşamak istemi-
               yordu. Ona göre babasının (dedemin) görüşleri beş para etmezdi. Bir şeyler yapıp babasının önüne geçmeliydi.
                         Anası, “Şu oğlanı eversek, akıllanır mı acaba?…” diyordu. Dedem, “Buna kim kız verir yahu?” deyip de
               başka bir şey demiyordu. Söylediği doğruydu. Babam, gerçekten kız bulamamıştı. Kimin kızını isteseler olum-
               suz yanıt alıyordu.  Kız bulamayınca arkadaşları kışkırtıyorlardı babamı “Teyzenin kızı ne güne duruyor ya?”
                         Aksilik teyzesinin kızı da sözlüydü… Kaçırmadıkça olmaz… Kaçırsa da olacağı şüpheli… Başka çaresi
               yoktu, kaçırmalıydı. Kız, yani anam, komşu kızlarıyla birlikte koyun güderken, ansızın babamla karşılaşınca
               çığlığı bastı: İmdaaat! Çobanlar hep birlikte babamı taş yağmuruna tuttular. Tuttular ve babam, savaş meydanını
               kan revan içinde terk etti. Anam, o günleri anlatırken şöyle der:
               - Kanını akıta akıta gitti inleyesi…
                      Ne var ki babamın dayısı vardı. Derin  bir hafız olup, hafızlık  sıfatını Kur’an-ı Kerim’i  7 yaşında hat-
               mederek elde etmişti. O zaman için dayısının bu başarısı, dillerden düşmezdi. Ve köyde bu başarısı sayesinde de
               sözü dinlenir biriydi. Hafız Fahri’nin döneminde  “Ve bir erkek, bir kızın bileğinden tutmuşsa, kız  kirlenmiştir.”
               Kirli kızı da kimse almaz. Hafız Fahri, her iki kız kardeşinin evlatlarını birleştirmekten başka bir çözüm buluna-
               mayacağını biliyordu. Kızın anasını ikna ederek tarafları barıştırdı ve bir ablasının kızını öbür ablasının oğluyla
               evlendirdi.
                           Yaşamının bu aşamasında babam, bir inşaat  ustasının yanına çıraklığa girdi. Eli işe yatkın aklı da kıvraktı.
               Ama okuması yoktu ve zır cahildi. Okul vardı da babam okumadı mı? Paydoslarda elinden ELİFBA düşmezdi.
               Ne var ki Arap harfleri çok zordu. Bu  Arap harfleriyle  okumayı öğrenemeyen babam, askere gitmeye karar
               verdi. Askere gidemeden Kasım 1928’de devlet yazıyı değiştirdi. Yeni harfler kolaydı. Devlet, köye  akşamları
               ders vermekle görevli bir öğretmen gönderdi. Öğretmen akşamları ders gösteriyor, gündüzleri bağda bahçede
               tarım işlerinde köylüyü aydınlatıyordu. Ustası Kozağaçlı Mehmet Usta çalışkan bir ustaydı. Çalışkan olduğu için
               babamı da severdi.









     6
   1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   11