Page 38 - Menteşe Dergisi Sayı 9
P. 38

Prizmaya giren ışık demetinin en kısa mesafeli düzlem çıkışında mavi ışık olarak belirdiğini gözleyerek öğren-
               dim. Düzlemsel yüzeyde mesafe uzadıkça renkler değişiyordu. En üstte kırmızı en altta mor ışık beliriyordu.
               “İşte” dedi Babam: “Güneş batarken gurup vakti gökyüzünün neden kırmızı olduğunun da cevabı bu! Üstelik
               sabah, tan vaktinde gökyüzü kızarır. Çünkü ışık bir maddenin içinden geçerken saçılır. Yağmur sonrasında
               çıkan gökkuşağı ise, su damlacıklarının prizma özelliği kazanmasındandır.”

               Babama göre aynı ışık bizim maddesel varlığımızı da etkiliyordu. Vücudumuzun manyetik merkezi olan yü-
               reklerimizden uzaklaştıkça kızgın ve öfkeli oluyor, sesimizi yükseltiyorduk. Işık daha az saçıldığından vücut
               da kızarıyordu. Yeşil ışık ise yürek dinginliğini ifade ediyordu. Onun için orman ve yeşil alanlar vücudumuzun
               manyetik merkezi olan kalbimizi güçlendiriyordu. Doğayı emeğimizle yeşerttiğimizde, sağlıklı ve dingin ortam
               yaratabiliyorduk. Gökyüzüne yoğunlaştığımızda, mavi ışığın ince enerjilerinden besleniyor, böylece düşünme
               mekanizmamız tetikleniyordu.

               Bulutlara gelince, onların renginin beyaz olması aynı mekanizmanın tersinin işlerlik kazanmasıyla gerçekleşi-
               yordu. Bulutlarda mevcut donmuş su parçacıkları, cam prizmanın maddesel varlığı misali renk tayfı ışınımları-
               nı beyaz ışık olarak topluyordu. Henüz ilkokula gitmemiş bir çocuğun gökyüzü penceresine bakışı Babacığımın
               rehberliğine böyle şekillendi.

               Eğitim hayatımın diğer dönüm noktası; Üniversite yıllarımdır. Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde diğer üni-
               versitelere göre daha iyi eğitim aldığımı söyleyemem. Ancak eğitim sürecinde; araştırmacı olma yetkinliğine
               yönlendirildiğimiz muhakkak. Dönem başında dersimize giren her hoca bize kendi dersi için en az on referans
               kitap ismi önerirdi.

               Bunun anlamı şuydu: o dönem kaç ders alıyorsak her bir ders için en az on kitabı okumak... Tüm referans kitap-
               larını okumamız gerektiğini şahsen ben önceleri anlamamıştım. Benim algıma göre; bu kitaplardan birini bulup
               o kitaptan dersi takip etmek yeterli sanmıştım. Oysa her bir kitap birbirini her zaman doğrulamıyordu! Aksine
               çatışan bir dolu sav kendini gösteriyordu.

               Peki, biz hangi kitabı (???) esas kitap olarak değerlendirmeliydik? İşte can alıcı sorunumuz buydu!

               Sorunun cevabı da sorun saydığımız kaygımızın yanı başındaydı. Yani Hocalarımız bize şunu tavsiye ediyordu:
               “Her kitap içerik olarak farklı olabilir. Her bir kitap diğer kitapla aynı aksta buluşmak zorunda değil! O halde, o
               ders için sadece bir kitap okumuş olmakla o ders öğrenilemez! Her bir ders için verilen tüm referans kitaplarını
               gözden geçirmek, çelişkileri ve buluşmaları gözetmek, ardından kitaplardan sıyrılıp, kendi değerlendirmeleri-
               mizi yapmamız” öneriliyordu...

               Sanırım, Ortadoğu Teknik Üniversitesi’ni farklı kılan buydu. Bu algımız sayesinde, farklı olanı ötelemek yerine
               bilinçli biçimde temas kurmayı deneyimledik. Arama, anlama ve anlamlandırma gerçeğiyle buluştuk. Bu bilinç
               çerçevesinde birbirimize sevgi ve saygıyla yaslandık.

               Oysa Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde kıran kırana mücadeleyi gerekli kılan “curve - körv” sistemi mevcuttu.
               Bu sistem, diğerini ezmek suretiyle sınıf geçme temeline dayanıyordu.  Bizler ise tam tersine birbirimize daha
               çok bağlandık. Belki de bu nedenle, yaşamım boyunca sorgulamayı ve cevap bulmayı önemsedim. Bu satırları
               sizlere anlatmaktaki gayem; yaşam algımın akslarını aktarmak.

               Güncel bilgiler ışığında “Gökyüzü neden mavi?” sorusuna yeniden dönersek; İngiliz fizikçi Lord John William
               Strutt Rayleigh’ın adına ithafen “Rayleigh saçılımı” denilen bir kavramla buluşuyoruz. “Rayleigh saçılımı” ifa-
               desiyle; ışık ya da diğer elektromanyetik radyasyonun, saydam katı veya sıvıların içinden geçerken gösterdiği
               saçılım betimleniyor. Güneş ışığı Dünya’ya ulaştığında, atmosferle temasa geçiyor, atmosferde mevcut atom
               veya moleküllere çarpıyor ve farklı dalga boylarına ayrılma gerçekleşiyor. Buna “ışığın kırılımı” diyoruz. Işık
               dalga özelliği gösterdiğinden farklı dalga boyları farklı renklerde saçılıyor.

               Havanın kendine özgü moleküler yapısının etkisiyle; uzun dalga boyuna sahip kırmızı ışık çok az sayıda hava
               molekülü ile etkileşiyor. Kısa dalga boyuna sahip mavi ışık ise çok daha fazla hava molekülüne çarparak ilerli-







    38
   33   34   35   36   37   38   39   40   41   42   43