Page 46 - Menteşe Dergisi Sayı 9
P. 46

MÜNEVVER ONGUN
                        Eğitimci - Yazar







               SELAHATTİN’İN BABAANNESİ




                     elahattin’in babaannesi tam  da o ağırlığını hiç kaybetmedi. Son  leri  korkusunun  katmerleşmesine
                     bir Moğla (Muğla) kadınıy-  sözü hep o söyler, kimse onun la-  neden olurdu. Tuvaletin de evden
                     dı. Temiz, titiz ,misafirper-  fının üstüne laf koyamazdı. Çevre-  oldukça uzakta bulunması onu
               Sver bir insandı. Görgüsü,  den “Bırakın artık gençleri,  kendi  her zaman ürkütürdü. Babaannesi
               bilgisi ve giyim tarzı ile herkesin  istedikleri gibi gezsinler.” diyenler  ile yatınca korkuları azalır, onun
               dikkatini çekerdi. Muğla’da “şamı”  olsa da Selahattin’in babaanne-  güzel masallarını dinleyerek uyur
               denilen  başörtüsünü başından hiç  si “Aa! Olu mu heç, anca beraber  kalırdı çoğu zaman. Ara sıra yor-
               çıkarmazdı. El tezgâhında kendi  ganca beraber.” diyerek herkesi  gan kavgası bile yaptıkları olurdu.
               elleriyle dokuduğu şamılar ipek-  sustururdu. Gençler de onsuz bir  Selahattin yorganın altında da uslu
               tendi ve yaşlıların “bellilik” diye  yere gitmeye asla cesaret edemez-  durmaz, tahammül edilmez koku-
               tabir ettiği mavi boncuklar süsler-  lerdi.                 lar yayardı. Babaannesini çileden
               di kenarlarını. Parmağından hiç      Bahar gelince çoğu Muğlalı  gibi  çıkarır, o da ağzına geleni söyler-
               çıkarmadığı mekik yüzüğü onun  Selahattin’in  ailesi  de  yaylaya  gö-  di. “Allah canını almasın seninnn.
               vazgeçilmezlerindendi. Çevresin-  çerdi. Eskiden yaylaya göçmeden  Gözün gandil olsunn, gine mi sa-
               dekiler ondan bahsederken “Cami  önce mart ayı sonunda bülbül din-  lıvedinn  cibilletsiz…” diye bağırır-
               yıkılsa  da  mihrap  yerinde!”  diye-  lemeye gidildiğinde, bağ bahçe iş-  ken yorganı da yelpaze gibi sallar,
               rek,  gençliğinde  ne  kadar  güzel  lerinin de ön hazırlıkları yapılırdı.  yatağı havalandırırdı. Ama ayrı
               olduğunu anlatırlardı. İki kızını  Bülbül dinleme bir  alışkanlıktı ve  yatmaya da gönlü razı olmazdı. Se-
               evlendirdikten sonra evin en kü-  her yıl mart sonu veya nisan başla-  lahattin’in gündüzleri kuyu suyuy-
               çüğü Ahmet’le yaşamaya başlamış-  rında konu komşu ile yapılır, bu iş  la ayağını yıkadığını görünce “Ben
               tı.  Hayatta tek dileği küçük oğlunu  ayrı bir mutluluk verirdi Muğlalı-  sene ne dedim ülen. Böön bennen
               iyi biriyle evlendirip torunlarıyla  lara. Mayıs ayında da göç hazırlık-  yatımazsın.” diye bağırırdı. Akşam
               birlikte yaşamaktı. Nihayet onun  ları başlardı. Yayla evine götürüle-  olunca da unutuverir, Selahattin’e
               da mürüvvetini gördü. Fakat kısa  cek tüm eşyalar hazırlanır, ailenin  olan özel ilgisini hem ona hem de
               bir  zaman  sonra  hayat  arkadaşını  maddi durumuna göre ciplere, at  başkalarına hissettirirdi.
               kaybetti. Yalnız kalınca, torun sa-  arabalarına veya eşeklere itina ile       Yıllar su gibi akıp geçerken Se-
               hibi olma arzusu gitgide tutkuya  yüklenirdi. Yaylada gerekli olacak  lahattin’in babaannesi de yaşlan-
               dönüşmüş ve bunu oğluyla gelinin  kap kacak, kilim, yatak, yorgan,  dığını her defasında dile getirir
               yanında sık sık dile getirmeye baş-  yastık gibi eşyalar her bahar yeni-  olmuştu. Artık sık sık yaşlılıktan
               lamıştı. Bir gün torunu olacağını  den taşınırdı. Yayladan eve dönüş-  ve  ölümden  söz  ediyordu.  Yeni
               öğrendiğinde dünyalar onun ol-  te orada hiçbir eşya bırakılmazdı.  bir  giysi alındığında “Ben ölüsem
               muştu.  Eski  bir  gelenek  olmasına  Çok eskiden yayla evlerinin kapıla-  bunu filancaya verin.” gibi vasiyet-
               rağmen, genellikle kız toruna ba-  rı kırılıp eşyalar çalındığından her  lerde bulunurdu. Bazen de odasın-
               baannenin, erkek toruna da de-  şey geri taşınırdı.         daki sandığı açar, kefen bohçasını
               desinin adı verilirdi. Erkek olursa       Yaylaya göçme işinden en çok  gösterirdi.” Her şeyim tamam. Ben
               kocasının adının konulacağından  Selahattin mutlu olurdu. Yayla  ölünce bunları kullanın.” derdi.
               son derece emindi. Ne mutlu ki; ai-  evinde oda sayısı kısıtlı olduğun-  Kefenlik kaput, bir kalıp ev yapımı
               leye bir erkek torun gelmiş ve ona  dan  babaannesi ile yatmasına izin  zeytinyağı sabunu, yaylada kendi
               dedesinin ismi verilmişti. “Selahat-  verilirdi. Gündüzler çabuk geçerdi  yetiştirdiği kabaktan ayırdığı bir lif
               tin”                          de geceler bazen onu ürkütürdü.  ve kâfur otunu gösterip özenle tek-
                   “ Kocamın adı, ağzımın tadı“  Uzaktan gelen köpek havlamala-  rar yerleştirirdi.
               diyerek doğduğu günden itibaren  rı, baykuş sesleri, yarasaların hızlı       Bir gün “Marangoz Üsen’i ça-
               onunla ilgilendi, annesine sadece  uçuşları, tarladaki mısırların hı-  ğırıvenn bene. Unnan görüşmem
               emzirme zamanlarında verdi Se-  şırtısı, dolunayda tarladaki bazı  ilazım.” dedi. Selahattin de merak
               lahattin’i. Geliniyle arada tartışsa  ürünlerin insan şekline benzeme-  etti. “Marangoza ne yaptıracak






    46
   41   42   43   44   45   46   47   48   49   50   51