Page 43 - Menteşe Dergisi Sayı 8
P. 43

Darwin sonrası yaşayan en büyük evrimsel biyolog ve genetikçilerden olan Richard Lewontin; “moleküler biyoloji ve
                  genetiğin bir bütün olarak organizma ve doğayı açıklama gücü” olduğunu ‘Üçlü Sarmal’ kitabında ele aldı. Kitabın içe-
                  riğinde Richard Lewontin; “doğanın gerçekçi bir biçimde kavranmasının mümkün olduğunu, organizma ve çevrenin
                  evrim sürecinin hem nedenleri, hem sonuçları olduğunu, indirgemeci perspektifin bırakılmasıyla biyolojik açıdan sağ-
                  lam ve tutarlı projelerin üretilebileceğini, bütünlüklü bir yapının olanaklı olabileceğini” ileri sürdü. “Organizmalar ile
                  çevreleri arasında, bir diyalektik ilişki olduğu gibi bilimde de yöntem ve sorunsal arasında bir diyalektik ilişki vardır”
                  sözleri ile fen ve toplumbilimlerinin uzlaşı ihtiyacına atıfta bulundu.
                  Greenpeace Örgütü’nün kurucularından Nasa için çalışan Profesör J. E. Lovelock tarafından Eski Yunanda toprağı
                  simgeleyen tanrıçanın Gaia adından öykünülen bir hipotez ortaya atıldı. Hipotezinin anlatmak istediği; “dünyanın
                  bir bölümüne gelecek zararın, dünyadaki tüm yaşamı etkileyeceği” idi. Profesör J. E. Lovelock’un bu hipotezi, benzer
                  nitelikteki bulgularının da gündeme taşınmasında etkili oldu. Nitekim David Oldroyd, ‘İnsan Düşüncesinde Yerküre’
                  adlı kitabında; kendi bulgularının yanısıra bu hipoteze de yer verdi. Oxford Üniversitesince yayınlanan ‘Gaia: a New
                  Look at Life on Earth’ adlı makalede; “yerkürede oluşan fiziksel ve kimyasal koşuların, geçmişte ve bugün etkin, uygun
                  ve rahat konumunun dayanağının yaşamın kendisi olduğu” konusunu işlendi. Lynn Margulis’in de yardımıyla ortaya
                  koyulan hipotezde; “dünyanın aslında canlı bir organizma gibi davrandığı” iddia edildi. David Oldroyd’un kitabında
                  ise; “bütün dirimküre ya da ekosistemde hep aynı koşulları sağlayan geri-bildirim sürecinin yaşandığı ve bunların
                  eşgüdüm içinde çalıştığı” vurgulandı.
                  Genel okuyucunun bilgisine sunulan, ‘bilimsel verilerle evreni algılama içerikli’ kitaplarda Gaia teorisinin bir biçimde
                  desteklendiği görülüyor. Heinz R. Pagels, “mikrokozmozun gizemini” anlattığı, ‘Kozmik Kod (Doğanın Dili/Kuantum
                  Fiziği)’ adlı kitabında; “Evren kodlanmış ve kozmik kodla yazılmış bir mesajdır” ifadesini kullanıyor. Kitapta, “kuan-
                  tum fiziğinin, maddi gerçekliğin özü niteliğindeki kuanta parçacıkların bilimi” olduğunu, ‘bir bilgi ve ölçüm teorisi
                  yardımıyla kozmik kodun çözülmesi için çalışıldığını’ aktarıyor. Kuantum gerçekliğini tanımlarken; ‘içinden dışarıya
                  mesajlar aldığımız kapalı bir kutu’ benzetmesi yapıyor. Gerçekliği tanımlarken; ‘birbirini dışlayan yani her ikisi aynı
                  anda doğru olamayan tamamlayıcı kavramların kullanılması gerektiğini, tamamlayıcılık konusunda geştalt psikologlar
                  tarafından kullanılan iki profilden yapılmış bir vazo resminin iyi bir örnek olduğunu, hangi imajın şekil, hangisinin
                  zemin olduğuna bağlı olarak her iki şeklin de bakışınızla anlam bulduğunu, lakin aynı anda ikisinin birden görünme-
                  diğini’ anlatıyor. Gerçekliği her zaman bilemememizin gerekçesini; “gerçeğin bizden çok uzak olmasından değil, bizim
                  ona çok yakın olmamızdan” diye açıklıyor.
                  Şimdilerde her katı maddenin enerji yaydığı ve bitimini çıplak gözle algılayamadığımızı gösteren bir dolu bilgi servis
                  ediliyor. Örneklemek gerekirse, Bedri Ruhselman’ın ‘İlâhi Nizam ve Kâinat’ kitabında, duyguların da madde olduğu,
                  duygular diye algıladıklarımızın her katı bedende değer farklılıklarıyla geliştiği, üç boyutlu kaba âleminin ötesinde
                  ince âlemlerin olduğu, ‘ünite’ denen üst bir aşamadan tesirlerin yağdığı ve kâinat dışı hakikatlerin maddeye yansıdığı
                  anlatılıyor. Gurdgieff, sadece beş duyuya dayalı biçimde süren yaşama “uykuda olmak” diyor.
                  Anlaşılan o ki; duyularımız vasıtasıyla algıladığımız sınırların ötesi de mevcut. O sınırları sezgilerimizle aşmak müm-
                  kün mü (?) derseniz. Sanırım bu mümkün ve kadim öğretiler bu amaca hizmet ediyor. Bazen yazıyla, bazen resimle,
                  bazen mimari eserlerle, bazen kültür kotlarına yerleşen simge ve sembollerle, bazen nakışlarla, bazen geleneklerle,
                  bazen sözle, bazen müzikle, bazen kokuyla olsun beş duyu ile algıladığımız verileri sezgiyle geliştirmenin ipuçlarını
                  sunuyor; böylesi bir eğitimin bilgilerini günümüze taşıyor. Gurdgieff’in “uykuda olmak” tanımlamasına benzer bi-
                  çimde sufi öğretilerinde Dünyasal tesirlerin uykuyu çağrıştırdığı, yatay benliklerin olumsuz etkisinden sıyrılmanın
                  ancak bütünsel duyarlılık içinde algı eşiklerini geçmekle mümkün olduğu anlatılıyor. Mevlâna’nın “İnsan gözdür¸ öte
                  yanı deriden¸ etten gayri bir şey değil. Gözü neyi görürse¸ değeri o kadardır” sözleri; algısı yüksek düzeyde görmenin,
                  algılamanın, anlamanın ve anlamlandırmanın fazilet boyutundaki değerini vurguluyor.
                  Oysa sıradan insanlar olarak bizler, dikkatimizi beş duyumuza yoğunlaştırmış haldeyiz. İster Albert Bandura’nın sosyal
                  bilişsel öğrenme kuramındaki ‘sembolleştirme kapasitesi’ kavramını düşünelim, ister Abraham Maslow’un ‘İnsan Ol-
                  manın Psikolojisi’ üzerinde yaptığı çalışmaları değerlendirelim; sembolik aktarımların beş duyunun ötesindeki gerçeğe
                  ulaşmanın mümkün olduğu yönündeki C. G. Jung’un ‘ortak bilinçdışı’ kavramına ulaşıyoruz.
                  Leibnitz’in “Us’ta hiçbir şey yoktur ki, daha önce duyularda yaşanmamış olsun” sözleri Heidegger’in “İnsan yalnızca
                  var olan değildir. Aynı zamanda kendini var olan olarak algılayabilendir de”  önermesi ‘ortak bilinçdışı’ kavramını akla
                  getiriyor. Günümüzde birçok bilimsel araştırma beş duyunun ötesindeki gerçeğe ulaşmanın yol haritasını ‘uykudan
                  uyanma’ semboliğiyle örtüştürüyor.
                  Rahmetli Dedem Galip BİRGİLİ’den alınan Ferahi / Feraye türkümüzün içinde de birçok sembolik anlatım mevcut.
                  Bunlardan biri; “Ninni ninna ninni ninna Ninanay ninanay da” tınısı. Ve uykudan uyanmaya duyulan ihtiyacı dillen-
                  dirmekte. Kaldı ki Ninni, İnin sözcükleriyle de ifade edilen Sümerlerin aşk, bereket ve savaş tanrıçası “İNANNA”nın
                  adından geliyor. “NİN+ANNA (GÖKYÜZÜ)”den türeyen “Göklerin Kraliçesi” ya da “Gök Ana” anlamını veriyor.  Ta-
                  biatın uykudaki halinden uyanmaya ürün vermeye, yaşamda varlığını sürdürme gayesiyle mücadele etmeye gönderme.
                  İşte bu uyanma misali insanın idrakinin açılması ve duyu organlarının ötesindeki algı eşiklerini aşmasına halk arasında
   38   39   40   41   42   43   44   45   46   47   48