Page 41 - Menteşe Dergisi Sayı 8
P. 41
verdiğim o sığınakta buluşurum dertler ve dertlilerle; sorunlar ve sorumluluklarla...
Ben orada tam bir ‘çocuk’ olurum. En buruk haller genişleyen bir çember misali doğruya yönelir. Orada çözüme kavu-
şur, olgu ve olayları kavrar, sevinçlere koşar, coşkularla taşarım. Bunu bile bilgeliğini her gün daha derinden kavradı-
ğım, Rahmetli Babamdan öğrenmiş olmalıyım. Bir hikâyesi vardı babacığımın.
Hikâyeyi bilenler olsa da ben gene de hatırlamış olduklarımı yeri gelmişken aktarayım: Bir kadı yenice mesleğine adım
atıyor; bir nahiyeye atanıyor. Önüne gelen ilk dava: “Zeytin Küpü” davası.
Dava konusu olay şöyle gelişiyor: iki komşu oldukça dostane ilişkiler içinde yaşamlarını sürdürüyor. Komşulardan biri
bir gün diğerinin kapısını çalıyor. Yanında büyük bir küp ve içinde zeytinler...
Komşusuna: “Hicaz’a ziyarete gideceğiz. Ancak bu zeytinler çok özel. Ağaçlar her zaman böyle güzel zeytin vermiyor,
o nedenle hanım; ‘eve döndüğümüzde yiyecek aramayalım. Bu zeytinleri katık ederiz’ dedi. Eğer kabul ederseniz size
emanet edeceğiz.”
Komşusu kırar mı hac ziyaretine gidecek komşusunu “tabii, memnuniyetle” diyor. “Siz rahatça gidip gelin, bir küpün
mahzenimizde durmasının ne sakıncası olacak, yolunuz açık olsun.”
Gel zaman git zaman Hicaz’a giden komşu geri dönmüyor. Mahzende de sıkışıklık söz konusu.
Ev halkından biri: “komşuların geleceği yok. Zeytinler desen bozulmuştur. Geldiklerinde yiyecekleri halde değildir,
boşaltalım küpü, gelirlerse kendi erzağımızdan ikram ederiz. Küpü de değerlendirir başka gıdalar için kullanırız” diyor.
Bu fikir doğrultusunda küpü boşaltmak için küpü eğiyorlar ki, bir de ne görsünler (?) zeytinlerin altı altın dolu.
Hepsi sevinip, coşuyor. Neşe içinde şarkılar söyleyip, dans ediyorlar. Ardından iş altınları harcamaya geliyor. Yeni evler,
hanlar, hamamlar yapmaya, pahalı eşyalar almaya başlıyorlar.
Derken bir gün Hicaz’a giden komşu çıkıp geliyor. Bakıyor ki komşusunun yıkık dökük evi koca konak olmuş. ‘Kom-
şunun işleri mi düzeldi, yoksa emanet bıraktığım küp mü açıldı’ diye düşünerek; küpünün peşine düşüyor.
Komşusunun kapısını çalıyor. Emanet küpteki altınları boşaltıp, içine zeytin dolduran komşu: “Hoş geldiniz, yoldan
geldiniz aç ve yorgunsunuzdur. Buyurun Allah ne verdiyse yiyelim, evinize giderken de küpünüzü götürürsünüz”
diyor.
Yoldan gelen komşu tedirgin olduğundan: “yok evimize varalım orda zeytinimizi yeriz. Hanım da çok yoruldu zaten.
Evimizde dinlenmeye çekiliriz. Ben küpümüzü alıp gideyim” diye bir an önce küpünü almayı talep ediyor.
Emanete hıyanet eden komşu: “derhal teslim edelim küpünüzü” deyip, zeytinle doldurdukları küpü teslim ediyor. Ya-
nına ‘yoldan geldiniz’ diye ilave erzak da ekliyor.
Haçtan gelen adam zeytinle dolu küpünü görünce seviniyor, içi ferahlıyor. Komşusuna teşekkür ediyor ve küpünü alıp
hemen evine varıyor. Heyecanla küpü boşaltıyor, boşaltmasına da zeytinlerin altına yerleştirdiği altınlar küpün içinde
yok!
Büyük bir telaş içinde komşusunun kapısına dayanıyor. Ama artık komşunun kapısı duvar. Hal böyle olunca kadıya
gidiyor. Şikâyetini bildiriyor. Lakin Kadı da acemi mi acemi. Ne yapacağını bilemez halde. Acemiliğini bildirmeksizin;
“komşunu çağırıp, soralım bakalım” diyor.
Yetkilendirdiği kâtibi küpü teslim alan komşuya gönderiyor ve komşu huzura çağrılıyor. Küpü emanet olarak kabul
eden adam: “Efendim” diyor, “duygularımız çok incindi. Biz iyi komşuyduk, şimdi hırsız damgasıyla karşılaşıyoruz,
üstelik bunca yıl zeytin küpünü sakladık, geldiğinde teslim ettik. Bu tavrı hak etmedik. Asıl kendisinden biz davacıyız.
Çünkü hakarete uğruyoruz. Bize altın teslim etmedi ki, altınını çalmış olalım. Zeytin teslim etti. Zeytinini küpüyle iade
ettik. ”
Kadı bakıyor, adam haklı. Küp de var, zeytin de...
Ne yapacağını bilemeden bir mazeretle davayı erteliyor. Ama aklı fikri “kim haklı (?)” sorusunda...
Tabii tez zamanda halkın diline düşüyor: “İlk davasını bile sonuçlandıramadı acemi kadı” diye şikâyetlere konu, alaya
tabi oluyor. O ise hak yerini bulsun, doğru ortaya çıksın diye de taraflardan birine “sen haklısın” diyemiyor. Gittikçe
sıkılıyor, üzülüyor ama çare de bulamıyor çiçeği burnundaki Kadı.
Bir gün sivil kıyafetle halkın arasına girip sıkıntısını dağıtmak için yürüyüşe çıkıyor. Koca bir ağaç altında çocukların
oyun oynadıklarını görüyor, çocuklara yakın bir yere oturup, kafasını dağıtmaya niyet ediyor. Gözü de, dikkati de
çocuklara yöneliyor...
Çocuklar meğer “Acemi Kadı” adını verdikleri oyunu oynamaktalar. Çocuklardan biri kadı rolünde, diğer iki kişi de
davacı ve davalı. Bir küp duruyor ortada, etrafta seyirci bir dolu çocuk...
Kadı olan çocuk “nerde” diyor; “şu küp, tez elden getirile” seyirci çocuklardan ikisi küpü tutup getiriyor, küpün içi taş
toprak...
Kadı olan çocuk: “anlamak için gerçeği, verin içinden bir zeytini, tadayım!” diyor.
İşte o anda (!!!) Kadı oturduğu yerden kalkıp koşmaya başlıyor. “Evet”, diyor; “evet, ben niye akıl edemedim!...”
Ve bu oyundan aldığı feyzle, zeytinlerin yeni oluşunun deliliyle, davayı neticelendiriyor acemi kadı…
Hikâye bu kadar ama Rahmetli Babamın hikâye arasına sıkıştırdığı tavsiye: “sıkıldığında, çıkmaza girdiğinde vicdanı-
na sığın ve çocukluğuna git. Orada benliğinle buluşursun!”
Nerden nereye geldim? Hikâye öncesinde bahsettiğim o sığınağın, içimde olduğuna bakmayın sanki daha güçlü nefes

