Page 40 - Menteşe Dergisi Sayı 8
P. 40

MEHTAP BİRGİLİ
                         İnş. Müh. - Yazar







               KALBİ TOMURCUK


                   zlenimim o ki, sevgi ikliminde yetişen çocukların; gözlerinin içi gülüyor, hem de bir başka gülüyor. Sanki kötü,
                   fena ve çirkin denen olgu yokmuş ve böylesi olguların oluşturduğu olaylar mevcut değilmiş gibi; daima iyiye ve
                   güzele endeksli olarak yaşıyorlar, yeşeriyorlar…
               İ
               Nedeni açık; yaşamın özünü besleyen gıda: “Koşulsuz Sevgi!” Ve onlar bunun farkında. Koşula ya da şarta bağlı olmak-
               sızın kaynağı Yüce Pınar’dan nasiplenen, sevgi sayesinde; önem ve değer kavramı da gelişiyor, pekişiyor. Zira bağımsız-
               lık ya da özgürlük, gerçek anlamıyla, sevgi demek. Ve kendini gerçekleştirme olanağı sunuyor.
               Yetişkin bir fert olarak sorumluluk üstlenmeye başladıkça, görev algısı yapılanıyor. Görevini yerine getirme duygusu
               çoğu zaman bir işi yapmanın ötesindeki hazza dönüşüyor. Deyim yerindeyse; ulvi bir katmanın izi nakşediliyor ben-
               liklere. Tüketilenle değil, üretilenin hazzıyla beslenmek alışkanlık haline geliyor.
               Bu hali tadan ferdin enerjisi yükseliyor. Çevresindeki insanlar da alışıyor bu enerjiye. Bazen içinden çıkılmaz gibi
               görünen engellerle ve sorunlarla karşılaşsa dahi yakınındakiler açısından; (o kişinin) güçsüzlüğü söz konusu değil.
               Bazen ihtiyaç duyup; kendine dönüp: “etraftakiler de sorunu görsün, sorumluluk sadece bana mı ait? Onlar da anla-
               sın, düşünsün, görev üstlensin” diye şöyle bir etrafına bakındığı oluyor. Ancak gene sorunun kaynağı olarak kendini
               buluveriyor...

               İşte çevremizdeki bazı insanların varlığı bu ihtiyacı karşılayabilecek potansiyelin adeta teminatı. Bu teminatın derinli-
               ğinde neler gizli? Kudrete dönüşen nadide duyarlılığın yansıması bizde nasıl oluştu?
               Yapısal farklılık ya da algılama duyarlılığı nasıl biçimlendi? Sempatik sinir sistemi ve o sistemin beyindeki odağı dian-
               sefali mi daha gelişkin? Beyninin talamus ve hipotalamus bölümü çok mu aktif? Bu ve benzeri soruların cevaplarını
               tam bilmiyoruz ama Ispartalı Chilon (Khilon) ve Sokrates’in “Kendini Bil”, Pisagor’un “Kendini bil, ancak kendi çaban-
               la Alemini de bilirsin.” sözlerinin ardındaki içsel derinliği kavrama ihtiyacı içinde olduğumuz muhakkak.
               Platon’un “Mağara Metaforu” buna örnek teşkil eder ve ‘Devlet’ kitabının VII. bölümünde geçer. Platon, mağarasını
               şöyle tanımlar: “Yer altında bir mağara tasarla. Mağaranın kapısı bol ışıklı bir yola açılıyor, ama mağarada oturan
               insanların kolları, boyunları ve bacakları zincirlerle bağlanmış, sırtları da ışığa çevrilmiş; öyle ki sadece karşılarında-
               ki mağara duvarını görüyor, başlarını arkaya çeviremiyorlar, kendilerini bildikleri andan beri böylece oturmaktalar.
               Düşün ki, sırtlarının arkasındaki ışıklı yoldan bir sürü nesne geçiyor, ışık bu nesneleri mağaranın duvarına yansıtıyor.
               Bu adamlar sadece mağaranın duvarına yansıyan hayalleri görebilirler, o hayalleri meydana getiren gerçek nesneleri
               göremezler. Demek ki, bu adamlar birbirleriyle konuşabilselerdi duvarda gördükleri hayallere bir takım adlar verecekti.
               Çünkü bu hayalleri gerçek sanmaktalar. Bu adamların gözünde gerçeklik, asıl gerçeklerin duvarda yansıyan hayalle-
               rinden ya da gölgelerinden başka bir şey değildir. Şimdi bu adamlardan birinin zincirlerini çözüp ayağa kalkmasına
               ve başını asıl gerçekliklere çevirmesine izin verelim. Gözleri bol ışıktan kamaşır ve asıl gerçeklikleri göremez. Dahası,
               kamaşan gözlerini yeniden duvara çevirir ve duvardaki hayallere rahatlıkla bakardı. Ama gözlerini yavaş yavaş alış-
               tırarak asıl ışığın kaynağına da pekâlâ bakabilirdi. İşte o zaman arkadaşlarıyla gördüğü şeylerin birer hayalden ibaret
               olduğunu, asıl gerçeklerin şimdi gördükleri olduğunu anlayacaktı. İşte, gözümüzle gördüğümüz bu dünya o mağaranın
               duvarıdır, arkasındaki ışığa bakabilen insan da duyu gözünü akıl gözüne çeviren bilgedir…”
               Benim de zaman zaman böylesi bir mağaram ya da sığınağım olduğunu düşünürüm. Orası yalnızlık otağım değildir.
               İşin ilginci orada bile kalabalığım. Sıkılıp üzüldüğünü düşündüğüm insanları orada ağırlarım. Bazen de sıkıntısını
               öngöremediğim, sevincine katılmayı unuttuğum insanları, hayvanları, bitkileri deyim yerindeyse canlılık atfettikleri-
               mi orada beni bekler bulurum. Sanki benim keşfettiğim mağaraya ya da sığınağa gelip varlıklarını hatırlatmış gibidir
               onlar.

               Orası sadece bana ev sahipliği yapmaz. Konukevi gibidir. Dergâh ya da tapınak kültürünü bilmiyorum belki de dergâh
               ya da tapınak denilen oluşumu tarifliyorum mağara ya da sığınak sözcüğümle. Benim tanımlamama göre; orası daha
               ziyade, ‘sığınak’ sözcüğünü karşılıyor. Büyük olmak zor geldiğinde, büyük kalmanın sorumluluğu yük olduğunda ini-







    40
   35   36   37   38   39   40   41   42   43   44   45